İYİ Kİ BAŞIN VAR KIZIM...


 



İYİ Kİ BAŞIN VAR KIZIM...

Ağlama kızım! Sen ağladıkça, gözünden aşağı inci gibi inen yaşlar dünyanın sonunu getirebilir. Bilir misin, o yaşlar şimdiye kadar keşfedilmiş ve bundan sonra da keşfedilecek tüm zamanların bombalarından daha tesirlidir.
Sen ağlama kızım! Çünkü sen ağladıkça tüm melekler harekete geçiyor ve sıra sıra yeryüzüne doğru yol alıyorlar. Bu geliş insanlık için iyi olmaz, bu geliş kıyamet olur. Geçen akşam, senin ahlarının ardından İsrafil’in bir boru öttürüşü vardı ki; gökyüzünde, yine de senin ibadetlerin ve duan sayesinde gelişlerini şimdilik ertelemiş gözüküyorlar.
Sen rahmete bürün, sana reva görülen tüm olumsuzlukları sinende erit ve rahmet rahmet insanlara sun. Senin önderin Taif’te öyle yapmadı mı?
Sevgili kızım, gözümün nuru, “Bu da geçer yahu..” anlayışını ilke edin. Musa gelecek diye, Firavun’un kestiği 250 bin erkek çocuğunu düşün. Kız olduğu için toprağa gömülen sevgili kardeşlerini içinde hisset. Tüm zamanların firavunlarının yapmış oldukları zulümleri bir araya getirsek, evet, şu anda senin iç dünyanın okyanusunda boğulacak kadar belki sığ kalırlar; ama sen boğucu olma, diriltici ol.
Sevgili kızım! Senin hissettiklerini hiç kimsenin hissetme şansı yok; ama bütün bunlar seni melekleştiriyorsa, katlan.

Sen ağlama kızım! Çünkü sen ağladıkça tüm melekler harekete geçiyor ve sıra sıra yeryüzüne doğru yol alıyorlar. Bu geliş insanlık için iyi olmaz, bu geliş kıyamet olur. Geçen akşam, senin ahlarının ardından İsrafil’in bir boru öttürüşü vardı ki; gökyüzünde, yine de senin ibadetlerin ve duan sayesinde gelişlerini şimdilik ertelemiş gözüküyorlar.
Sen rahmete bürün, sana reva görülen tüm olumsuzlukları sinende erit ve rahmet rahmet insanlara sun. Senin önderin Taif’te öyle yapmadı mı?
Sevgili kızım, gözümün nuru, “Bu da geçer yahu..” anlayışını ilke edin. Musa gelecek diye, Firavun’un kestiği 250 bin erkek çocuğunu düşün. Kız olduğu için toprağa gömülen sevgili kardeşlerini içinde hisset. Tüm zamanların firavunlarının yapmış oldukları zulümleri bir araya getirsek, evet, şu anda senin iç dünyanın okyanusunda boğulacak kadar belki sığ kalırlar; ama sen boğucu olma, diriltici ol.
Sevgili kızım! Senin hissettiklerini hiç kimsenin hissetme şansı yok; ama bütün bunlar seni melekleştiriyorsa, katlan.
Sende Ayşe derinliği, Fatıma zerafeti, Hatice inceliği ve Meryem sükûtu görüyorum. Bunların hepsi sonunda kazananlardan oldular. Gönlüm, senin ebediyyen kazanmanı istiyor.
Ebu Sufyan’ın karısı Hind, Hz. Hamza’nın ciğerini yememiş miydi? O nasıl bir kindi? Ama kaybeden o olmadı mı? Mekke fethedilince neler düşünmüştür? Muhammedî rahmetin kuşatamayacak olduğu alan yoktur. Sen de bu rahmetin çocuğu değil misin?
Sevgili kızım! Biliyorum, çoğu zaman seni ne annen, ne baban, ne de çevren anlıyor. Çile, anlaşılmadığın yerde yaşamak değil midir? Sen, ’a kul olmayı seçtiğinde bu çile zaten kapında bekliyordu; çünkü bu tercihin tabiatı oydu. Kızım, Muhammedî çileler oldurucudur, onun için sen, olmanın yolundasın. Sen, firavunî öldürücü kahkahaların taliplisi zaten olamazsın; yapın buna uygun değildir.
Ey örtülerine bürünmüş, bu çağın mazlum meleği! Biliyor musun, güneşin beyinleri kaynattığı günde, örtün tüm mahşer alanına gölge diye çekildiğinde, bugün örtünden dolayı kanını içmeye kalkışanlar, senin gölgene koşacaklardır. Ne dehşetli gündür o gün! Nefislerini ilahlaştırma uğruna Hakk’tan uzaklaşanlar; şan, şöhret, makam peşinde toz kadar değeri olmayan dünyayı kutsayanlar, büyük bir sarsıntıyla sarsıldıklarında ve pişmanlıkları son noktaya geldiğinde, bugünün firavunlarının hallerini göreceksin! Göreceksin ve Rabbine secde edeceksin, bugün de ettiğin gibi. Kızım, bu zamana kadar hangi secdeli alın kaybetmiştir ki?..
Ey örtüsünden dolayı horlanan, itilen ve dışlanan! Sana bütün bunları reva görenler bir gün önünde boyun bükerlerse, affetmesini bil. Zor olduğu için yap bunu; çünkü sen zorla nikahlısın; bunun için hakikatın çocuğunu sen doğuracaksın. Bunun için nursun.
Ağla, ama inci gibi gözyaşlarını yere akıtma sakın; onu kaldırabilecek hiçbir yer yok. Sen avuçlarında topla onları, o incileri senin avuçlarından başkası kuşatamaz çünkü..
Tarihte (bazı istisnalar hariç) hiçbir kadının senin kadar iç dünyasına yolculuğu yoktur desem, yanılmış olur muyum? Sen, milenyumun kuyularında Yusuf’u büyüten anasın. Sen bir kuyusun ki; Yusuf sende nefes alıyor. 21. yüzyılı sen doğuracak ve bütün zamanların anası olacaksın. Bunun için ulu, bunun için zarif ve muallâsın, mücellâsın.
Sevgili kızım, kalbimin ışığı! Bir gece yarısından sonra secde et ve evinin balkonuna çık. Gökyüzünü seyret, sonsuzluğu fikret. Kendi küçük mağaralarında seni mahkûm edenlerin ne kadar zavallı, aciz ve acınacak durumda olduklarını göreceksin. Sen, yüreğinin sonsuzluğunda yürü, karşına Simurg çıkacak, aynada kendini görecek ve varlığınla yüzleşmenin mutluluğunu tadacaksın. Ormanda farelerle, yılanlarla, çakallarla boğuşanların hallerine asla itibar etme.
İyi ki başın var kızım, örtünüyorsun; yüreğin var, ağlıyorsun.. Ya onlar olmasaydı? Ya gözyaşların kurusa, dilin dönmeseydi duaya?
Yürü kızım; bu yol sana 'ın bir nimeti olarak sunulmuştur..

                                                                                                       
ALİ TAŞÇI

Yorum (2) Yorum yaz!

KADIN ÜZERİNDEN İSLAM'I VURMAYA KALKIŞMAK

 

Kadın üzerinden İslam'ı vurmaya kalkışmak

8 Mart Kadınlar Günü, kadına verilmiş bir rüşvettir. Mütecavizin, tecavüz mağduresine taktığı takı (!) hükmündedir. Vahşi kapitalizm kadını önce sömürmüş ve metalaştırmış, sonra da sus payı vermiştir. Delil isteyen, 8 Mart 1857de New York'ta ne olmuş ona baksın.

Kadına gün ihdas ederek "cinsiyetçilik" yapan mantık, kadını peşinen "Dünyanın Kandıralısı" ilan etmiştir. Anlayacağınız, "Bölük dur! Kandıralı, sen de dur!" hesabı. Kadına karşı en büyük ayrımcılık, kadını insan türü içinden çekip çıkararak ayrı bir kategori gibi sunan modern yaklaşımdır. Bu zevkperestliğe ve değersizleşmeye dayalı modernizmin, kadını "şehvet nesnesi" haline getirme sürecinin bir parçasıdır.

Tesettürlü Müslüman kadına "kamusal alan" işkencesi yapan akıl, kadını "kamu malına" dönüştürmeye çalışan aklın ta kendisidir. Bu akıl, İslam'ı kadın üzerinden vurma çabasındadır. Bu şeytani bir hokus-pokustur.

Oysaki Kur'an, "cinsiyet" değil "insiyet" (insanlık) merkezli bir dil kullanır. Karşılıklı hak ve sorumlulukları hatırlatır: "Erkeğin kadın üzerinde hakları olduğu gibi, kadının da erkek üzerinde hakları vardır" der. İyi davranışlara verilecek ödüllerin zikredildiği bir ayette "Kadın olsun erkek olsun, fark etmez" denilir ve eklenir: "Siz birbirinizdensiniz". Ba'dukum min ba'd şeklindeki bu kalıp ifade, "ancak bir araya gelince bir bütün oluşturan iki yarımın, birinin diğerine kategorik üstünlüğünü reddeden" bir ifadedir.   

Kur'an'da kadının kavramsal çerçevesi de, yukarıdaki genel hükümleri tasdik eder.

Kur'an kadını nisa'  olarak anar. İbn Abbas'a göre bu kök "insan" kelimesinin üretildiği köktür. Yani kadın "insan türünün temelidir". Yine mer'e olarak anar. "Kişi", "kişioğlu", "insanoğlu" anlamına gelen mer' köküne nisbet edilir. "Zevc" olarak anar. Bu kelime kadını da erkeği de ifade eder. Büyük lügatler, bu kelimeye örnek olarak zevcâ na'lin cümlesini kullanırlar: "Bir çift ayakkabının teki". Bu örnek cümle sağ teki veya sol teki değil, her ikisini de ayrı ayrı ifade eder.

Erkek ve kadının ontolojik üstünlük iddialarına verilmiş bir cevap gibidir bu etimoloji. Bu cevabı biz şöyle de okuyabiliriz: Ey "Erkek mi üstün, kadın mı?" gibi boş işlerle oyalanan şaşkın! Erkekle kadın bir çift ayakkabıya benzer. Eştir, hatta eşittir, ama asla "aynı" değildir. İsteyen, ayağındaki kundurayı ters giysin. O zaman anlar abes iş işlediğini. "Nasılsa aynıdır" diye kundurasının sağını sola solunu sağa giyen, hem ayakkabıya hem ayağa zulmetmiş olur.

Kur'an'ın savaş mağdurlarının mağduriyetini gidermek için özel şartlarda izin verdiği, hatta teşvik ettiği "çok evlilik", libidonun kulu olmuş şehvetperestlerin anladığından çok farklı bir hakikate sahiptir. Zinayı hayat tarzı haline getirmiş bir kafa ile bu hakikat anlaşılamaz.

Hakeza, cahil cühelanın elinde İslam'ın pak alnına çalınacak bir kara olarak görülen kadının mirası bahsi de öyle. Cahiliyye dönemi standartlarına göre kadın mirastan hiç pay alamazdı. Muhammedi davet (İslam'ın tarihi insanlıkla yaşıt olduğu ve İslam Hz. Muhammed ile başlamadığı için bu tabiri kullanıyorum) öncesinde, babanın malı büyük oğula kalır, o yoksa amcalar arasında paylaştırılırdı.

Kur'an vahyi ilk defa kadına mirastan pay ayırdı. Bu, erkeğe ayrılan payın yarısı idi (4:11). Bu yarım pay dahi, henüz vahyi tam sindirememiş bazıları tarafından gönülsüz karşılandı. "Bizimle savaşa mı gidiyorlar ki mirastan pay alacaklar?" diyenler bile oldu. Tüm gelir kaynaklarının "savaş - ticaret – miras" gibi üç alana münhasır olduğu, bu üç alana da erkeklerin hâkim olduğu bir sosyal yapıda, bu anlaşılabilir bir durum.

Fakat "vahyin teşri yönü" açık. Sanki önceden kadına erkekle aynı oran veriliyormuş da, Kur'an bunu yarıya indirmiş gibi. Ama bu haksızlık. Kur'an hiç almayan kadına erkekten kestiği yarıyı vererek süreci başlattı. Vahyin teşri yönü dediğim bu. Şimdi soru şu: Kur'an'ın erkek ve kadın için koyduğu ½ oranı haddi mutlak mıdır, haddi mukayyet midir?

Bu sualin cevabı, bu hükmün "illete mebni bir hüküm" olup olmadığına bağlı olarak değişir. Eğer bu hüküm illete mebni değilse, oran "haddi mutlak"tır, hiçbir hal ve şartta değişmez. Eğer illete mebni hükümse, genel kural gereği illeti değişince malul/hüküm de değişir.

Allahu a'lem, bizce bu oran illete mebnidir. Zira miras hukukunda maksat "hakkın tahakkuku" ve "adaletin ifası"dır. Miras hukukunu beyan eden 4:11-12. ayetlerde mirasın "vasiyetten arta kalandan" yapılması vurgulandığı halde Allah Rasulü'nün "Artık varise vasiyet yoktur" sözünü de, Ömer b. Abdülaziz dahil bir çok müçtehidin dede yetimine varislerin iznine bakılmaksızın "zorunlu vasiyet" (el-vasiyyetu'l-vacibe) uygulamasını da, "maksada riayet" bağlamında anlamak icap eder.

Bizce hükmün illeti, aynı surenin 32. ayetindeki "iktisab" (kazanç)tır. Orada erkeğin de kadının da kazandıklarından kendilerine pay olduğu vurgulanmıştır. Dolayısıyla, kadının erkeğe nisbetle ½ olan hakkı "haddi mutlak" değil, "haddi edna"dır (en aşağı had); fakat "haddi a'la" (en yüksek had) değildir. Allah, en doğrusunu bilir.

Bunlara neden mi değindik? Kadın üzerinden İslam'ı vurmak istismardır da, ondan.

 

MUSTAFA İSLAMOĞLU‏

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kadinlar Gunu

Kadinlar Gunu'nde, 'Islam kadina hak vermedi' diyenler dikkat!...

 

Once buyuk insan Halife Hazret-i Omer'in (radiyallahu anh) su itirafini hic unutmamaliyiz. "Biz Islam'dan once kadinlari adam yerine koymazdik.

 

Islam gelince onlara hem ayetlerde hem de hadislerde yer verdi, erkekler gibi haklari anlatildi. Ondan sonra biz kadinlarin da erkekler gibi haklari oldugunu dusunur hale geldik!.." (Buhari, Muslim).

 

Bir tespit de oglu Abdullah'tan. "Biz kadinlar hakkinda ileri geri konusmaktan korkar olduk, vahiy gelir de bizi azarlar kadin haklari konusunda diye! Demek ki Islam, kadinlari, deger verilmeyen varliklar olmaktan cikarip ayetlerle, hadislerle haklari korunacak kadar Allah'in ve Peygamber'in yaninda itibarli insanlar olarak gostermis.

 

Islam'in ilk gunlerindeki hanimlar, toplumdaki yerlerini o kadar rahatlikla almislar ki, haftada bir erkekler gibi cumaya gitmekle kalmamis, gunde bes vakitte cemaate istirak eder olmuslardir. Hatta, ilk gunlerde erkeklerle ayni kapidan mescide girip cikmislar; ama meydana gelen izdiham sebebiyle Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) daha sonra hanimlar icin ayri kapi actirmistir. Bu kapi halen Mescid-i Nebi'de (Bâbu'n-nisa) Kadinlar Kapisi adiyla varligini koruya devam etmistir. Camide erkeklerin hemen arkasinda saf tutan hanimlar, gerektiginde sorularini buradan sormus, cevaplarini da yine oradan almislardir. Ne var ki erkeklerin de bulundugu mecliste her turlu ozel sorularini sormada zorlandiklarindan Efendimiz'den kendilerine ozel bir gun ayirarak kadinlari bilgilendirmesini istemisler. Bu istekleri de kabul edilerek haftada bir gun Peygamberimiz'den ozel bilgi alma hakkini da kazanip kendilerini yetistirmeyi saglamislardir. Bu siralarda Resulullah'i o kadar yakindan takip etme imkani bulmuslar ki, bir hanim, Kaf Sûresi'ni sadece Resulullah'in okuyuslarini dinleyerek ezberledigini dahi soylemistir. Mescidde son derece ozgur bir ortamin mevcut oldugu da anlasilmaktadir. Nitekim bu ozgur ortamda kendini iyice yetistiren bir hanim, daha sonra Hazreti Omer'in cuma hutbesini dinlerken:

 

- Hanimlar mihir miktarini yuksek tutmasinlar, yoksul gencler evlenmekte zorlaniyorlar!.. manasindaki sozlerine bulundugu yerden itiraz seslerini yukselterek cevap verme cesaretini dahi bulmus:

 

- Allahu Azimu's-san, Nisa Sûresi'ndeki ayetinde mihre sinir koymazken Omer hangi hakla hanimlarin alacaklari mihre sinir koyuyor, yuksek tutmayin diye ikazda bulunuyor, diyebilmis, halife de bu duzeltmeye:

 

- Hanim isabet etti, Omer ise hata yapti! diyecek kadar tevazu ve fazilet ornegi vermistir. Halife, cami icinde verdigi bu hosgoru ornegiyle kalmamis, cami disinda da kendini yetistirmis hanimlara gorev vermis, Sifa Hanim da (hemcinsleri arasinda) carsi, pazari denetleyerek bir nevi belediye zabita memurlugu yapmistir. Ilk gunlerde barista boylesine hayatin icinde yer alan hanimlar, savasta da geri kalmamislar, Uhud gazasinda Aise validemizle Ummu Suleym cephe gerisinde hizmetlerde bulunmuslar, Hayber gazasina ise tam yedi kadin birlikte istirak etmislerdir. Ummu Atiyye ise tek basina tam yedi savasa katildigini bizzat kendisi soylemistir. Hatta Islam'da ilk hasta bakici hanimin adinin da Rufeyde oldugu tespit edilmistir. Mescide kurulan yarali gazilerin cadirinda bu fedakâr hanim sefkatle hizmet etmis, sonrakilere boyle ornek olmustur.

 

Anlasilan odur ki, Islam'in ilk gunlerinde hanimlar, ayet ve hadislerin korumasiyla toplumdaki yerlerini almaya baslamislar, orneklerini verdigimiz, veremedigimiz daha nice hizmetlerle sadece barista degil, savasta da (saibesiz ortam icinde ) muhim gorev almis, hizmetlerde bulunmuslardir. Ancak daha sonralari kadinin calisacagi ortamin bozulmasi uzerine alinan birtakim koruyucu emniyet tedbirleri, hanimlarin faaliyet alanlarini daraltmis, bu daraltmayi da Islam'in bastan verdigi emri gibi gosterenler cikmis, ortami duzeltme yerine Islam kadina hak vermemistir' demeyi tercih etmislerdir... Hâlen dedikleri gibi...
 
alıntıdır

Yorum (yok) Yorum yaz!

İSLAMDA KADININ DEĞERİ

                                       

                                    İSLAM’DA KADININ DEĞERİ

        İslâm Dîni, kadına en büyük değeri vermiş ve onun namuslu, temiz, vakarlı, haysiyetli ve şerefli bir tarzda yaşamasını sağlamıştır. İslâm nazarında kadın, şefkat, merhamet, hürmet duyulması ve nezâket gösterilmesi gereken asîl ve nezîh bir varlıktır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kadınların nârin, nâzik ve kibâr olduklarına işâretle, onların hiç kırılmaması ve incitilmemesi gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Bir hadîs-i şerîflerinde:

       

  Kadınlar hakkında hayırlı olup nezâketle muâmele etmenize dâir vasiyyetime itâat ediniz! Çünkü onlar eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri tarafı üst kısmı (ortası) dır. Eğer sen onu doğrultmaya uğraşırsan, kırarsın; kendi hâline bırakırsan, daima eğri kalır. O halde kadınlar hakkında hayır öğüdüme dikkat ediniz!" buyurur.

            Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ilk defâ inanan ve O’na en büyük desteği veren Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemizdir. Nitekim Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemiz hakkında şöyle buyurur: "Allâh bana Hatîce’den hayırlı bir kadın vermemiştir. Bütün insanlar beni yalanlarken, O beni tasdîk etmiş; insanlar benden kaçarken, O beni malı ile desteklemiştir. Ve Allâh bana başka hanımlardan değil, O’ndan çocuk ihsân etmiştir."

        Kadın, aynı zamanda ilk İslâm şehîdidir. Hz. Ammâr (r.a.)’ın annesi Hz. Sümeyye (r.anha), Mekke’de müslümanlığı ilk kabul edenlerden ve bu yüzden dayanılmaz işkencelere uğrayanlardandı. Kendisine İslâm’dan ayrılması için yapılan her türlü eziyet ve zulme rağmen, hak yoldan dönmedi. Sonunda Sümeyye (r.anha), Ebû Cehl’in süngüsü altında can vermiş ve Allâh yolunda ilk İslâm şehîdi olmak şeref ve mertebesine erişmiştir.

    

              Kur’ân-ı Kerîm’de "en-Nisâ"(Kadınlar) isimli, yüz yetmiş altı âyetlik uzun bir sûre olduğu gibi, ayrıca "Meryem" diye Hz. Îsâ (a.s.)’ın annesine atfedilen doksan sekiz âyetlik müstakil bir sûre daha vardır. Bunlardan başka; "en-Nûr, el-Ahzâb, el-Mümtehine, et-Tahrîm ve et-Talâk" sûreleri de kadınlarla ilgili çeşitli konuları içine almaktadır.

      

      İslâm Dîni’nde kadın, âile ocağında temel eğitimi veren ilk öğretmen ve mükemmel bir eğitimcidir. Çocuğun terbiyesi, yetişmesi, her yönden gelişmesi, daha küçük yaşta iken güzel alışkanlıklar kazanması ve faydalı bilgilerle donatılması husûsunda annenin rolü çok büyüktür. Baba, evin nafakasının temini için ömrünün ekserîsini âilesinden dışarıda geçirmekte, çocuğu ile yeteri kadar meşgul olamamaktadır. Bu durumda, çocuğu asıl yetiştiren ve terbiye eden anne olmaktadır.

    Kız çocuklarının bakımı ve terbiyesi için her türlü fedâkârlıkta bulunan anne ve babaların, büyük fazîlet ve ecir sâhibi olacaklarını Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, şu hadîs-i şerîfleriyle beyân buyurmuşlardır:"Kim, (iki veya üç) kız çocuğunu erginlik çağına erişinceye kadar besleyip büyütürse, kıyâmet gününde -iki parmağını birleştirerek- onunla şöylece beraber oluruz."

           Bu da, yüce dînimizin kadına verdiği üstün değeri gösterir.

 

Yorum (1) Yorum yaz!