ahirette ilk sorulacak‏

 

Namaz dinin direğidir. Namaz kılmadan salih müslümanlık olmaz. Namaz kılmayanın küfre düşmesi çok kolaydır.
(ahirette  ilk sorulacak şey, namazdır. Namazı doğru kılan kurtulur. Namazı bozuk olan hüsrana uğrar.)
(Hırsızların en büyüğü, namazından çalandır. Yani namazın erkanına riayet etmeyendir.)
(Altmış sene, namaz kılıp da namazı kabul olmayan şu kimsedir ki; rükû ve secdelere tam riayet etmez.)
(Namaz kılan çok kimse vardır ki, namazlarından onda birden fazla yazılmaz. Herkesin namazında, kalbin hazır olduğu kısımlar yazılır.)
(Kalbin hazır olmadığı namaza, Allahü teâlâ nazar etmez.)
(Namaz kılmayanın diğer amellerini Allahü teâlâ kabul etmez.)
(Namaz için kalbini hazırlar ve namazı itina ile, vaktine ve diğer şartlarına riayet ederek kılan, mümindir.)
(Her peygamberin ümmetine son nefeste vasiyeti namazdır.)
Peygamberimizin son sözlerinden biri, Namaza dikkat edin idi.
Namaz kılmamak, en büyük günahlardan biridir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kim namazı bile bile bırakırsa Allahü teâlâ onun ibâdetlerini faydasız kılar ve namaza başlayıncaya kadar Cenab-ı Hakk'ın himayesinden uzak olur.)
(Beş vakit namazı terk eden, Allahın hıfz ve emanından mahrum olur.)
(İman ile küfür arasındaki fark, namazı kılıp kılmamaktır.)
Bu hadis-i şerifleri, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle açıklamışlardır: Dinimizde en büyük günahı işleyen kâfir olmaz. Bunun için, tembellikle namaz kılmayana kâfir denmez. Fakat namaz, çok önemli bir ibâdet olduğu için, namaz kılmayanın imanla ölmesi çok zayıf bir ihtimaldir. Namaz kılmayanın kalbi kararır, diğer günahları işlemekten çekinmez.
(Vazife mukaddestir. Önce iş, sonra namaz) diyenler çıkıyor. Vazife, âmir tarafından emredileni yapmak, yasak edileni yapmamak demektir. Birkaç âmirin verdiği emir, birbirine benzemiyorsa, daha üstün olan âmirin emri yapılır.
Vazife elbette mukaddestir. Çünkü hadis-i şerifte, (İnsanların en iyisi, insanlara faydalı olandır) buyuruldu. İnsanlara ne yapılırsa faydalı olacağını da en büyük âmir olan Allahü teâlâ bildirmiştir. Birinci vazife en büyük âmirin emrini yapmak olduğuna göre, en büyük âmir ne diyor? (İmandan sonra en büyük vazife namaz kılmaktır) buyuruyor.
Namaz kılmak, işi aksatmaz. Hatta namaz kılan, işini daha canla başla yapmaya gayret eder. Namaz kılan, kul hakkından, haramdan korkar, vazifesini ihmal etmez. (Namaz kılmaya vaktim yok) demek veya başka bahane uydurmak, beynamaz mazeretidir, namazın önemini bilmemektir.

Yorum (1) Yorum yaz!

Şimdi Namaz Vakti

 

Şimdi Namaz Vakti

Sabah Namazı
Vakit seher… Ufukta günün kızıl çiçeği açmak üzere. Vaktin rahmine sabahın nutfesi düştü az önce. Gecenin toprağında saklı ışıktan tohumlar başlarını uzatıyor.

Şimdi hatırla ki, sen de bir zamanlar yokluğun karanlığında yitiktin. Unutulmuşluk toprağına gömülü bir tohumdun. Kimsenin adını bilmediği, hatırını saymadığı bir yetimdin.

Hatırla ki, unutulmuşluğun toprağında Rabbin seni unutmadı. Rabbin seni sahipsiz de bırakmadı. Rabbin seni yokluk gecesinden varlığın ufkuna eriştirdi. Taze bir bahar gibi gün yüzüne çıkardı bedenini. Ete kemiğe bürüdü ruhunu.

Gülden tebessümler giydirdi yüzüne.
Şimdi seher vakti. Göz kapaklarının ardından kaç. Gafletin gecesinden uyan. Aç gözlerini sehere. Aç kalbini Rabbine. Uyan. Uyan, Uyan ve an seni hiç unutmayan Rabbini. Güneş ufukta yükselmeden, sen dualar ufkuna yüksel. Herkes unutsa bile seni unutmayan Rabbini herkesin O'nu unuttuğu anda ananlardan ol. Haydi kalk! Kalk ve miracına eşlik et En Sevgilinin[asm].

Şimdi sabah! Şimdi sabah namazı vakti...

 

 

Öğle Namazı
Vakit öğle. Gün ortası. Dünya telaşındasın. İşler yoğun. Yarım kalmış ne kadar iş var! Sanki sensiz yürümüyor hiçbir şey. Sanki sen olmasan işler hep yarım kalacak, belki hiç başlamayacak.
Ne kadar çok vazgeçilmezin var! Ne kadar vazgeçilmezsin!
Oysa dünya seni pek umursamıyor. Sessizce akıp gitmede sonsuz uzayda.. Telaşlarına inat uzakta bir kelebek yavaş yavaş kozasından çıkmada. Ötelerde bir insan son nefesini vermekte sessizce.. Bir bebek ilk kez gülümsemekte annesine...

Vakit öğle... O kadar gürültü var ki ortalıkta.. Kalbinin sesini duyamıyorsun bile. Ruhunun sonsuza uzanan emellerine kör olmak üzeresin. Telaşların arasından sıyrıl, ruhuna yer ayır. Ebedî sükûnete hazırla kendini. Kalbini sonsuzluğa bitiştir. Alnını secdeye değdir. Şimdi öğle namazı vakti!

 

 

İkindi Namazı
Vakit ikindi. Gün ihtiyarladı. Güneş solgun rengini bırakıyor güller üstüne. Zaman ırmağı ikindinin çağlayanından dökülüyor şimdi. Ayrılığı söylüyor hece hece. Hüzün renkli bulutlar sardı göğü.

Güneşin saltanatı bitmek üzere. Zevale doğru akıyor ışıklar.

Hatırla ki, sen de bir ömrün ikindisine yürüyorsun. Tenin soluyor. Gözlerinin feri çekiliyor. Yüzünü bu dünyadan çevirmeye hazırlıyorsun. Öbür kıyısındasın artık hayat nehrinin. Bundan sonra vaadi yok sana zamanın. Yokuş aşağı akıyor kalbin.

Vakit ikindi. Kalbini kanatıyor kuru gül yaprakları. Tutunacak dal arıyor gibisin zamana karşı. Zamanın hükmü ağırlaşıyor üzerinde. Gün daha kısa geliyor artık. "Yemin olsun ki ikindi vaktine. Hüsrandadır insan." Şimdi anlıyorsun. Çünkü, yokuş aşağı akıyorsun. Dalından kopuyorsun. Hoyrat bir rüzgâr artık zaman. Geriye kalan ancak iman.

Şimdi ikindi vakti. Secdeye koy alnını. Eğil Zamanın Sahibinin önünde. O'na konuş; dualarını fısılda. Sonsuzluğa tutun hece hece.

 

Akşam Namazı
Vakit akşam. Gün ölmek üzere. Güneş ışıklarını topluyor eşyanın üzerinden. Kızılca kıyameti kopuyor dünyanın. Kara kefenini giyiniyor gün. Gülün rengi soluyor, eşyanın cezbesi yitiveriyor.

Hatırla ki, senin de akşamın olacak bir gün. Ömrünün ışıkları solacak. Hayatının perdesi çekilecek. Senin de kıyametin kopacak.

Şimdi akşam. Ölmeden önce bil öleceğini ki, yaşatıldığını farkedesin. Herkesin senden uzaklaşacağı ölüm anını hatırla ki, sen de şimdi herkesten ve her şeyden uzaklaşıp Rabbine yanaşasın. Seni sen yokken de bilen Rabbin, sen öldükten sonra da bilecek elbet.. Herkesin unuttuğu yerde seni bir O hatırlayacak. Hatırını yalnız O bilecek. Sen de O'nu an şimdi. Şimdi akşam namazı vakti…

 

Yatsı Namazı
Vakit Yatsı. Gün çoktan öldü. Güneş ışıklarını topladı. Gece hükmediyor âleme. Güneşin saltanatı bitti. Işıklar tükendi ufuklarda. Renkler ellerini çekti eşyadan. Gül soldu, gün soldu. Göğe yöneldi gözler.

Hatırla ki, Sen de unutuşun kara gecesine yuvarlanacaksın. Bir adın kalacak geriye.

Bir mezar taşın hatırlayacak belki Seni. Belki o da unutacak.

Şimdi gece… Sabaha çok var. Işık uzaklarda. Yokluğun gecesinde, adın bile unutulmuşken, kimden meded umarsın sor kendine? Kim Sana hayat vermişse, kurumuş kemikleri toplayıp dirilten de O elbette.

Söyle kendine. Söyle kendine ki, çoklarının Seni unuttuğu bu gece, Sen de herkesi unut, O' nu hatırla. Söyle kendine ki, çoklarının ışıklara kanıp sahte renklerin kuyularına daldığı bu gece, Rabbini an, Rabbine kan, Rabbine uyan.

Şimdi yatsı zamanı vakti.

 

Yorum (1) Yorum yaz!

cumanız hayırlı olsun

     Yâ rabbi! Sen benim rabbimsin, ben ise senin kulunum. Sen herşeyi Yaratıcısın, ben ise yaratılanım. Sen rızık verensin, ben ise rızık alanım. Sen mülkün sahibisin, ben ise kölenim. Sen kuvvet sahibisin, ben ise âciz ve zelîlim. sen zenginsin, ben ise sana muhtacım. Sen ezelî dirisin, ben ise ölüme mahkûmum, sen bakisin, ben ise fânîyim. sen kerem sahibisin, ben ise kötülenmeye lâyığım. Sen iyilik yapansın, ben ise kötülük işleyenim. Sen affedicisin, ben ise günahkârım. Sen büyüksün, ben ise hakirim. Sen kuvvet sahibisin, ben ise zaîfim. sen verensin, ben ise isteyenim. Sen emniyet verensin, ben ise korkanım, Sen cömertsin, ben ise dua edenim. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Rahmetinle benim günahlarımı affet. Suçlarımı bağışla.Amin.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Nazlım, Niyazlım, Namazım

   

              Nazlım,Niyazlım,Namazım ! Niye Terkettin Beni..?
  Bekledim… Baktım ki geldiğin yok… Dedim hele şuna bir mektup yazayım… Hâlimi anlatıp, “Gel!” diye yalvarayım… De hele, neye gücendin? De hele, niye bıraktın beni?Hakkını veremedim hiç tamam… Bir zamanlar hiç unutmazken buluşacağımız vakti, sonraları unutur oldum… Bazen yük geldiğin oldu bana… Seni beklerken, eski heyecanım kalmadı… Sana aşkla bakamadım… 
     Seni ilgisiz bıraktım… Ettim bir eşeklik! Ama be canım, ne demeye uydun sen bana! Ne demeye çekip gittin!?Gerçi, haksız değilsin… Ne desen, ne etsen haktır bana…         Oyalanmazsın elbet ben gibi dökük bir handa… Herkes gibi sen de pek, sağlam yerler ararsın… Çürükle halvetlikten, elbette hoşlanmazsın… 
   De ki mecnûn ararım, beni unutmayacak… Benimçün işin gücün bir kenara koyacak… Ne diyeyim, doğrudur, gün geldi, işim için seni ihmal ettim.Bilenler, farzını, sünnetini, hükmünü anlatıyor… Edebinden bahsediyor. Seni huşû ile ifâ etmekten, sana dalıp, dünyayı unutmaktan bahsediyor. A canım, ben ne anlarım o işlerden… Ben senin az biraz huyunu bilirim o kadar.Ve sanırım, huyuna suyuna gidemedim…
       Az biraz dedimse, küçümseme!.. Aslında tanırım seni… Bilirim ne nazlı olduğunu… Bilirim incelik beklediğini… Şimdi, aramızda yabancı yok, bak, hadi söyle, niye bıraktın beni?Derdin ki bana, abdestini al… Güzel elbiselerini giyin… Kokularını sürün… El âleme giderken süslenmeyi biliyorsun!
  Hadi, benimle buluşacağında da şık ol… Ama ben, bazen pek güzel geldim sana… Bazen pek darmadağın… Acep diyorum, bu mu zoruna gitti? Kılığımı kıyafetimi, kokumu mu beğenmedin? Hani suyla, sabunla, miskle gidermeye çalıştım da, yine de o hassas burnun, kalbimdeki necâsetin kokusunu aldı, beni ondan mı terk ettin?
       İsterdin ki, buluşacağımız yer tertemiz olsun… Ne bileyim, temizdi zannederim… Öyle pek sevmem iş yapmayı bilirsin…Ama be canım; toz, necâset değil ki… Yine de, acep diyorum, ona mı gücendin?
  Ört derdin… Ört kendini… Tek teli görünmesin saçlarının… Topuklarını kapatsın çorapların… Bana edeple gel… Nizamla gel… Ama ben, üşendim bazen, çorap giymeye bile… Bazen, özensiz olurdu başörtüm… Yoksa, buna mı içerledin?
      Yoksa hiçbiri değil de… Sana hakkıyla yönelemeyişim mi üzdü seni? Yönümü, bir silüet olarak sana dönmüşken, aklımın nice başka yönlere koşturması mı zoruna gitti… Hani, sana doğruymuş gibi dururken, aslında, nice yerlerde gezinir gelirdim… Bedenim seninleyken, kalbim, ruhum, dolaşır dururdu uzaklarda… Seninle hemhâl olmuş görüntümün altında, nice keder, nice şüphe, nice vesvese yaşayışım mı mâlûm oldu ki, bırakıp gittin?
  Nazlım! Yoksa, dediğin saatte gelmediğim için miydi sitemin? Hani, sana yönelmem gerekirken, işlerimi bitirmeye çalıştığım, hattâ bazen, seni her şeyden sonraya bırakıp mahzun ettiğim zamanların acısını mı çıkartıyorsun?
      De hele, ne olur! Tâ ezelden verdiğim: “Vaktinde gelmek” sözünü tutamadığım için mi kırıldın? Tamam haklısın…Vakitli olursa güzeldir, her iş… Ve elbet sen, vaktinde hazır olunmaya pek lâyıksın…Ya da belki, o firâsetli gözlerinle, kim bilir nasıl derûnuna baktın da, gördün, kalbimin harap vaziyetini… Hani, sana niyetlenirken dilimle, kalbimin nasıl da başka başka arzulara dalıp gittiğini fark ettin…  Ne bileyim, belki, sana niyet ederken, nice gaflet yaşadı da kalbim, riyaya, kibre sürüklendim, bunun için terk ettin…
  Ah be nazlım! Ne yapayım, kalbimin bir ipi yok, ki tutsam da çeksem, uzağa kaçtığı zaman…İşte, sana bunları yazarken bile, sırf gidişinin değil, başka düşlerin kederiyle içi yanmada… Ne yapayım ki, sadece sana değil, bu sebeple, kalbim herkese yaban kalmada…
      A nazlım! Sana niyetlenip de, başkalarına dalışım üzdüyse seni… Sende gibi görünüp de, uzaklarda oluşum üzdüyse, ne diyebilirim?Ama kim bilir, belki de, seninleyken, dünyayı ellerimin arkasında bırakamayışımdan rahatsız olmuşsundur.
  Başım secdede iken, az mıydı sanki, kaybettiğim bir eşyayı düşünmelerim? İsterdin bilirim…Seninleyken, bütün kâr-zarar hesaplarından sıyrılıp, sadece sana bakayım, bakışlarınla sarhoş olayım isterdin… Seni seveyim, o kadar ki, sana durmuşken, ne sağımı, ne solumu göreyim… Hani, aşkın gözü kördür derler… 
         Bilirim sana aşk ile durmamı beklerdin.Kim bilir ne de çok özlüyorsun, sahabenin kıldığı o namazları… Hani, baldırlarına bir ok saplansa, kendilerini unutmak için sana niyetlenir de… Okun çıktığını hissetmezlermiş bile… Ah be nazlım! Şimdi âhir zaman bilmez misin? 
 Bilmez misin ki, imanımız elimizde kor gibi durmada! Zaten o kor dahî hikâye! Zaten her şeyim şüpheli, her hâlimdefolu! Ne olduğum belli değil zaten! Sırası mıydı yani, bir de sen bıraktın gittin!?
       Belki de, sadece sendeyken ayakta durup, haksızlıklar karşısında pısmışlığımdır, seni kızdıran… Hani, sendeyken, başım, sırtım dimdik kıyama durup, sağda solda ezilmekte olan nicesi için, parmağımı bile kımıldatmayışıma kızmışsındır belki… Öyle ya… Kıyam, sadece senin bir parçan olarak kalmamalıydı. Tüm hayatıma yayılan ve cesurca, haksızlıklar karşısında da dimdik durabilmemi sağlayan bir idman olmalıydı. Kıyam… Evet ya… Kıyamı sadece sana mahsus bir basit harekete dönüştürüp, korkaklığa ve yılgınlığa düşüşümden rahatsız olmuşsundur belki…
 Nefsimin azgınlığı ve yersiz istekleri karşısında da… Şeytanın fısıltıları karşısında da kıyama geçebilmeliydim… Tabi yaa… Seni, bütün hayatımı kaplayan bir sevda gibi yaşayamadığıma içerledin!Ya da, belki sadece dilde kalan duâlarımdı seni üzen… Doğru düzgün hissetmekten geçtim, anlamlarından bile gâfil olduğum âyetleri, sadece, ağız alışkanlığıyla, hızlı hızlı okuyup da, bunu da okumadan sayışıma mı bozuldun? 
       Ki dile gelişleri bile yarım yamalak, eksik gedikti… Hâlbuki Hak’la konuşmak olmalıydı, sende okumak! Bulaşık yıkarken türkü mırıldanmaya benzememeliydi. Ne yalan söyleyeyim, çoğu zaman, sendeyken alamadığım hazzı, bir türkü söylerken hissettim. E tabiî bakmazsın yüzüme! Ben sana âşık olamadım!
  Eğildim… Kıyamlarımın beni dik başlı yapmaması için, eğilmemi öğütlerdin çünkü. Yoksa, diyorum, rukûlarda söylediğim o, “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm”lerin içi mi boştu ki? Hani hem, O’nun bütün eksikliklerden münezzeh bir güç olduğunu söyleyip, hem de yine    O’nun yaptıklarında kusur buluşlarım mıydı seni küstüren? Öyle ya,
mademki eksiklikten münezzehti, her yaptığı da mutlaka, bir sebeple, bir hikmetleydi… Sabredemeyip, şikâyet ettim.
     Bel çalıştırmaktan ibaret bir beden hareketinden öteye geçmeyince… Ubûdiyete götürmeyince rukûlar beni, dedin ki belki: Boşa kürek sallıyorum, burada vakit kaybetmeyeyim! Âhh, neler neler geliyor aklıma… Yoksa diyorum, alnım yere değmişken, aklım havada olduğu için mi darıldın?
   Kalıbım, sevgilisinin ayaklarına kapanmış, mahcup ve yanık birininkini andırırken, kalbim, ukalaca ve âsice çarptığı için mi? Hani “Subhâne Rabbiye’l-A‘lâ!” sözleriyle yüceltirken Rabbini, bir yandan, o en Yüce’nin râzı olmayacağı laflar edişine mi kızdın dilimin? Âhh, o dil var ya, o dil! Kemiği yok işte mübâreğin! Hem canım, sen ne diye takıldın ki, o densize?!
      Ya da ona takılmadın da belki, yerinde duramayan, jet hızıyla bir çukura, bir zirveye gidip gelen hâllerimdi seni üzen…Ânı yaşayamadım doğru-düzgün, evet… Sadece, anlık yaşadım her şeyi… Samimiyet ve istikrar bekledin… Veremedim…
    Selamlarım, Kirâmen Kâtibîn’e idi ama… Beş vakit selam verip, yine de onların varlığından gaflete düşüşümdü belki, gidişinin sebebi… Her yaptığımı… Ve yapmam gerekirken yapmadıklarımı yazan… Her söylediğimi… Ve söylemem gerekirken sustuklarımı yazan… Her kaçtığımı… Ve kaçmam gerekirken yakalanıp kaldıklarımı belgeleyen o yazıcılar mı şikâyet etti beni sana? Bilmiyorum ki…
      Şimdi söyle! Sıradan bir kumaş parçası, işe yarar bir elbise olana kadar, kaç iğne darbesi alıyor, kaç kez ateş altına yatıyor bilir misin?! Sitem yüklü gidişini, hasret çektirişini, işte buna yoracağım! Zira, sen benimleyken, ben benimleydim. Seni benden ötürü zannederdim. Ben sana sahibim, sen bana tâbîsin sanırdım…
 Meğer ben, başıma bile sahip değilmişim nazlım! Meğer tâbî olmak öyle kolay mesele değilmiş! «Kıldım» demesi kolay da seni… «Kılması» zor imiş…Diyorlar ki: O gittiyse gelir… Sen ondan gittiysen, seni beklemededir… Ben işte burada, eli-kolu kırık, gücü bitik, kendine pek yenik ve ezik bir hâlde, gelişini bekliyorum. Bir yere gitmedim… Şimdi, dersin ki belki, ben seni nasıl duyayım, uzaklara gittim, seni terk ettim…
      İnanmam be güzelim! Hissediyorum, yakınlarımdasın… Sana bunca ihtiyaçlıyken, seni bunca dibimde hissederken, Fîzan’da olsan ne çıkar?Bilmem mi seni! Terk etmiş gibi yapıp, beni peşine düşürmek niyetin… Ama işte… Peşine düşüp de yakalayacağımı ve seni hiç bırakmayacağımı söyleme zamanlarım gerilerde kaldı. Büyük konuşmamayı öğrendim. Anladım ki, sen benim hakkıyla beklemeye ve karşılamaya güç yetiremeyeceğim, ancak, bana lûtfedilen ve şükründen âciz kaldığım bir nimetsin… Emirsin… Boynumun borcusun… Fakat o kadar miskin ve öylesine fakirim ki… Vallahi, senden ancak, âmirler âmiri seni bana hediye ederse, istifade edebilirim. Hakkında, “Ben namaz kıldım!” demekle, ancak gafletteymişim. Bütün hayatıma yayılmayan kıyamlar, kıraatlar, secdeler ve rukûlardan ötürü, seni de sahte etmişim.
  Şimdi, işte tüm bunlara rağmen, gel!.. Ben böyle çürükken, sen sapasağlam lûtfet, bana kendini… Ben böyle hastayken,sen sıhhatle lûtfet seni… Ben yaşayan bir ölüyken, sen, dipdiri, capcanlı ve coşkulu bir âşık gibi, bana gel  Hakkını veremeyeceğimi bil, râzıysan gel! Yok, işte ne yapayım, yok, sarhoş olamıyorum! Ben böyle yarı ayık ve kayıkken, sen mest ü hayran ol, bana rağmen bana gel! Ben eksikken, bütün varlığınla sen koş bana… Zira  “Ben” sana koştuğunu zannedince, burnu havaya dikiliyor. Burnumu sürtercesine utandır da, tüm pişkinliğime karşın, hadi, gel! 
      “Ben” i beklersen, işte, dokuz canlı bir nefisle, keçi gibi inat edip, ayak diremede! Yahu ne olur ki, uyma da ona, yola çık, gel! İşte dedim diyeceğimi! Daha bundan sonra da uğramazsan, senden sorsun hesâbını! A benim nazlım! A benim niyazlım! Sana, “Gözümün nûrudur” diyenin hatırına, yalnızca beş vakit değil, ah keşke, vakitli vakitsiz, çat kapı çık gel!  Yetsin artık, küskün durduğun bana…Hem, beni sakın cehennemle korkutma! Yokluğun zaten yangın! Yokluğun zaten musibet! Cehennemden kurtulayım diye değil! Hem bırak, isteyenine kalsın üstelik cennet!! Çok naz, âşık usandırır derler… “Gafil Ben”in zaten canına minnet… Ne olur, uzatma artık hasreti… Ne olur, insâf et!gel! Mâbudun aşkına çık gel! Kucaklaşalım…

                    Alıntıdır...                                                               

Yorum (1) Yorum yaz!