« Önceki ::

ÇİRKİNİM

 

ÇİRKİNİM

Kelime karşılığı, hoşa giderek hayranlık uyandıran… O, herkesin sevdiği,
herkesin kendisinde varolmasını istediği bir özellik. O, kiminin şeytanca
oyunlarla insanları avlamada kullandığı, kimininse saf bir gönülle beraber,
şerefle taşıdığı bir kimlik: Güzellik…

Güzel huya kırk yılda doyulmaz, güzel yüze kırk günde doyulur demiş
atalarımız ve kibarca uyarmışlar: Güzellik, başa beladır!

Onlar böyle demişti ama, her dönemde insanlar, maddi güzelliğe kavuşmayı, manevi güzellikler için uğraşmaya tercih ettiler. Bazen o kadar ileri gitti
ki bu çaba, bir hastalık halini aldı. Kimi burnunu kazıttı, kimi derisini
gerdirdi, kimi de çenesini kaldırttı…

Güzellik, palyaçolukla karıştı bazen. Renk renk boyalarla boyandı yüzler. Bu iş, öylesine tuhaf bir revaçla karşılandı ki, en ücra köylerde yaşayan saf
ve duru bakışlı genç kız bile kendini alamadı. Halbuki onun yanakları, allık
sür-meden önce de pespembeydi.

Gün geldi, her inançtan ve inançsızlıktan kadınlar ve kızlar, güzellikte
birinci olmak arzusuyla, yarışmalara katıldılar. Jüri, büyük bir zevkle,
yüzlerce yarışmacı arasından, sözüm ona en güzelini seçti. Birinci seçilen,
pek sevindi tabii. Ya seçilemeyenler? Onlar da üzülmüşlerdir illa ki…

Etini çok da yüksek olmayan fiyatlarla pazarlamak, güzellik kavramını
yalnızca bedenle sınırlayanların geçim tarzı oluverdi sonra. Baldırını
cömertçe sergilemek, bir gecede milyarlar kazanmak için yeter hale gelirken, canını dişine takıp, gece gündüz
çalışan gariban ve namuslu kesim, ekmek- zeytin bulunca şükreder oldu.

Güzellik adına, bütün temizlik kuralları unutulup, tırnaklar uzatıldı. Bu
yetmedi, biraz boya da, tırnaklara sürüldü. Vakit var mıydı bunca işe? Evet!
İnsanlar, hasta ziyaretine, sıla-i rahme, çocuk büyütmeye, misafir kabul
etmeye vakit bulamadı ama, bu işlere, severek vakit ayırdı.

Sanki, gönüldeki tüm duygular, fıtrattaki eşsiz güzellikler, haince
katledilmişti de, ruhsuz ve mutsuz süs bebekleri üretilmişti gizli eller
tarafından…

Kaşlar neredeyse yok olmuştu. İnanmak istemiyordum ama görüyordum işte! Göz bebekleri bile, neredeyse her ay,
farklı bir renk alıyordu. Bir ay mavi, bir
ay yeşil… Bu kadar yapay olmak, hiç rahatsız etmiyor muydu bu insanları?

Güzellik adına yok edilen, mahvedilen yaratılış, o ilk ve en duru hal…
İnsanlığın, hiç farkında olmadan arayıp durduğu mutluluk ve güzellik, o
durulukta gizliydi halbuki.

Ticari furyaların etkisiyle, hayatının tek amacını bedenini ve yüzünü
güzelleştirmek olarak belirleyenlerin, esas güzellikten uzaklaşıp, yapay
olmaya yaklaştıklarını fark edecek halleri de kalmamış mıydı? Bütün hayatını yüz ve vücut güzelliğine ve böylece
mutlu olmak fikrine adayan insanlar, mutlu olabili-yorlar mıydı?

Sanmam!

Zira çoğu zaman, sırtında küfesiyle tütün toplamaya giden, bu ve diğer tüm sorumlulukları yüzünden, kendine
vakit bile ayıramayan bir köylü kadın, televizyon kanallarında her gün boy göstermeyi adet haline getirmiş bulunan,
yapaylaşmış bir kadından, çok daha güzel ve çok daha mutluydu.

Güzellik, güzel şeydi aslında. Ama acaba güzellik, herkesin tanımladığı,
herkesin anladığı şey miydi?

Güzellik sevilmez miydi hiç? İstenmez miydi? Güzel olmak huzur vermez miydi?
Mutlu etmez miydi?

Oysa, nice güzeller vardı ki, mutsuzdular…

Nice güzeller vardı, sevemiyordum.

Bu insanlar, emin miydi acaba, güzelliğin onların sandığı şey olduğun-dan?
Güzel olmak adına yaptıkları bütün masrafların, güzellik uğruna onca
uğraşmalarının, emin miydiler doğruluğundan?

***

Halbuki benim sözlüğümde güzellik tanımı, ne kadar da farklıydı. Ve ben, ne kadar da çirkindim…

“Bir savaş… Ve o savaşta, yüzüne miğferinin halkaları geçmiş bir Rasul! O Rasulun haline dayanamayan, sırf
O’nun acısını dindirebilmek arzusuyla yanan bir Ubeyde…

O Ubeyde ki, Habibullah’ın canı daha fazla yanmasın diye, ellerini değil,
dişlerini kullanacak. Dişleriyle kavrayıp halkayı, var gücüyle çekecek. Öyle zorlanacak ki bunu yaparken, ön
dişlerinden biri düşecek. Fakat O, kendi acısını hissetmekten uzak, tekrar davranacak halkayı çıkarmak için…
Ve bir dişi daha düşecek bu uğraşma esnasında. Ama Ubeyde, kendi acısına değil, Peygamberinin ıstırabına yanacak.

Fark ettiği zaman ön dişlerinin ikisinin de düştüğünü, utanıp, eliyle ağzını
kapatacak. O haliyle başkalarına görünmek istemeyecek.

Onun bu halini gören Ebubekir Sıddık buyuracak ki:

“Ön dişleri sökülmüş, eliyle ağzını kapatırken, Ubeyde, insanların en
güzeliydi. O haliyle Ubeyde, insanların en güzeliydi!”

***
Güzellik,  için feda edebilmektir.
Ya ben?
Bana güzel demeyin!
Ben çirkinim!
Ben,  için feda edemedikçe, insanların en çirkiniyim!

alıntı.....

Yorum (yok) Yorum yaz!

istemezmisin

 

Efendimiz'in yürekleri serinleten, müjdeleyen sözleri

“Evet… Tamam! Tam 12'den vurdunuz. Allah sizi dogru posta cennetine alacak. Sadece bir tek dileginiz sebebiyle.
Kur'ân bunu söylüyor. Allahû Tealâ sizi öyle seviyor ki… Öyle büyük sevgisi var ki insan olarak yaratildiniz.
Kim olursaniz olun, dünyanin en büyük günahini isleyin, Allah için farketmez. O, büyük günahlarinizi örtmeye hazir.
Mutsuzlugun hangi derinliginde olursaniz olun, bu batakligin hangi derinliginde olursaniz olun, oradan sizi Allahû
Tealâ'nin mutlaka kurtaracagi bir imkâniniz var. Allahû Tealâ buyuruyor:

“Allah'a yönelin ki, Allah'a ulasmayi dileyin ki Allah'a mülâki olmayi (ruhunuzu ölmeden evvel Allah'a ulastirmayi)


8/ENFAL-29: Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yec'al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve
yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar (Allah'a ulasmayi dileyenler), Allah'a karsi takva sahibi olursaniz sizi furkan (hak ve bâtili
ayirma özelligi) sahibi kilar! Ve sizden (sizin) günahlarinizi örter ve size magfiret eder (günahlarinizi sevaba çevirir).


Ve Allah, büyük fazl sahibidir.

“Öyleyse nurlanmak istemez misiniz?”

“Allah'in cennetine girmek istemez misiniz?”

“Dünya saadetini yasamak istemez misiniz?”

“Öyleyse ne duruyorsunuz? Hadi, Allah'a ulasmayi dileyin!...”

“Allah'a ulasmayi dileyin ki, felâh bulasiniz.”

“Allah'a ulasmayi dileyin ki, Allah bütün günahlarinizi örtsün.”

“Allah'a ulasmayi dileyin ki, Allah bütün günahlarinizi sevaba çevirsin.”

“Siz Allah'a ulasmayi dilediginiz zaman Allah'i sevmis oldugunuzu ispat ediyorsunuz.
Allah'i seviyorsunuz ki bir sevgiliye ulasmak için Allah'a ulasmayi diliyorsunuz.”

“Mutluluk mu? Var!...”

“Mutluluk mu? Sizin için...”

Can kardeslerim, canim kardeslerim, Allah'in ögrettiklerini bizlere ögreten, uyaran ve müjdeleyen
Resûl'ümüz Efendimiz'in daveti böyle...

Mutluluk elimizi uzattigimiz zaman hemen ulasabilecegimiz bir yerde bizi bekliyor. Inanilmayacak kadar
kolay bir sebep, bir dilekle…

Davete icabet ederek, cennet sofralarinda yer alip almamayi hâlâ düsünüyor muyuz?

Sevgi ve saygilarimla...

alıntıdır

Yorum (yok) Yorum yaz!

Rabbimizden mektup

 

Çorak topragin rahmete ihtiyaci gibi bütün insanligin da Efendimiz'e ihtiyaci var. Uyariyor ve müjdeliyor.
Mutluluga, kurtulusa Allah'in tek dînini yasamaya çagiriyor ve ne kadar az insan, O'nu anliyor.

Bizler gerçekten Allah'in bahtli kullariyiz.

 

Rabbimizden bize mektup


Bu sabah kalktiginda…

Sana dikkatle baktim…

Bana konusmani umdum,

Sadece birkaç söz…

Belki dün olan güzel bir sey için bir tesekkür…

Ama farkettim ki, o gün ne giyeceginle ve ise geç kalmamakla daha çok mesguldün.

Umutluydum, hâlâ biraz zaman vardi.

Sadece bir an..

Sadece bir merhaba için…

Ama sen çok fazla mesguldün.

Bu yüzden senin için bütün günü aydinlattim, birçok renklerle donattim.

Beni duyabilmen için…

Kuslarin güzel sarkilarini gönderdim fakat sen bunlari farketmedin.

Seni ise giderken izledim ve bütün gün bekledim. Bütün islerinin içinde bana zaman ayirman için…
Çok mesgul olduguna inandim.

Eve dönerken çok yorgun oldugunu farkettim. Stresini gidermesi için sana yagmurlar gönderdim.

Sana bir iyilik yapmak istedim, böylece beni düsünecektin ama sen sinirlendin ve bana sitem ettin.

Benimle konusmani bekliyordum ve hâlâ zaman vardi…

Daha sonra televizyonunu açtin. Sabirla yemegini yemeni ve televizyon izlemeni seyrettim.

Fakat sen yine Benimle konusmadin…

Yorgun oldugunu anladim, gökyüzünü kararttim… Fakat seni karanliga bogmadim. Sadece sana yildizlarla
birçok küçük isik gönderdim… Gerçekten çok güzeldi ama sen onu görmeye pek merakli degildin…

Uyku zamani gelince, gerçekten bitkin oldugunu düsündüm. Ailene iyi geceler dedikten sonra yatagina yattin
ve hemen uyuyakaldin.

Uykuna gece meleklerim müzikle eslik etti. Sen yine Benim farkimda degildin.

Sorun degil… Çünkü her zaman senin yaninda oldugumu farketmeyebilirsin.

Tahmin edebileceginden daha sabirliyim…

Sana ögretmek istedigim sey, senin de digerlerine karsi sabirli olmandir.

Seni o kadar çok seviyorum ki, hergün bana, yasarken ruhunu ulastirmayi dilemeni bekliyorum…

Gördügün tüm güzelliklerin hepsi sadece senin için…

Ve iste yine bir güne basliyorsun ve sana sadece sevgi ve iyiliklerimi gönderi-yorum,

Güzel bir gün geçirmen dilegiyle...

“Rabbin”

 

Evet, nefsimizin istedigi herseyi yaparak ama mutlu olamayarak, etrafimizdaki güzellikleri farkedemeyip
herseyi dogal kabul edip, Rabbimize sükredemedigimiz, O'nu nasil anacagimizi bilemedigimiz yillarimiza götürdü
bu mektupçuk beni…

Kendisinden korkutularak büyütüldügümüz, sevgisini bilemedigimiz o günlere…

Oysa simdi öyle mi ya… Âlemlerin Rabbi benim, bizim dostumuz. Bizi çok sevdigini her vesile ile hissettiriyor,
 yardimlarini Efendimiz'in himmetiyle hiç kesmiyor, herseyin en güzelini lütfediyor. Yüregimizi sevgisiyle doldurdu.
Adini anmayi içimize oturttu. Güne, O'nun adiyla baslamak, devam ettirip gitmek… Rabbimizin bizler için olusturdugu
her olayda, yarattigi her nesnede O'nu görebilme, bunun derin hazzini duyabilme… Namazdan zevk almak,
zekât vermekten hoslanmak, orucun açligini hissedememek…

Ne zaman oldu bunlar? Resûl'ün, Efendimiz'in Allah'a çagiran davetini isi-tince… Allah'a sevdalandik… Resûl'üne
sevdalandik!...

Yorum (yok) Yorum yaz!

Biz Allah için yasariz.

“Biz Allah için yasariz. Biz daglarda açan ahlat agaciyiz. Biz meyvelerimizi veririz.
Insanlar bu meyvelerden faydalansa da agaçtan meyveleri alsalar da almasalar da bu agaç hep meyve verecek
ve hep taslanacaktir.” buyuran, yurdundan uzakta ama dünyanin en mutlu ve en mutluluk vereni,
 Sevgili Efendimiz'den bahsetmek üzere bir birlikteligi yasiyoruz yine...

Canim kardeslerim, Allah'in seçtigi bahtli kullar…
Efendimiz'e bagli olmanin derin hazzini yasayanlar, Allah'in gerçeklerine ulasan, siz Efendimiz'in kiymetlileri,
havalarin isindigi etrafin renklerle donandigi, kuslarin sarkilar söyledigi su güzel bahar gününde Efendimiz'in
yetistirdigi sevgi agacinin altinda toplanip yarenlik etmeye ne dersiniz?...

Batılılar geldiklerinde ellerinde incil, bizim elimizde topraklarımız vardı.Bize, gÖzlerimizi kapayarak dua etmesini
Öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise bizim elimizde incil, onların elinde topraklarımız vardı

 
    Koskoca bir bahcede harikulada cicekler icinde bir papatya..
   Ve papatya asIk olmus, yanmis tutusmus ak sakalli bahcivana..
   Bir umit bekliyormus. Yuzlerce cicegin arasindan Onunla,
  sadece onunla saatlerce ilgilensin..
   Buz gibi suyunu sadece ona doksun istiyormus..
   Sadece ona degsin makasi, Sadece ona gulsun dudaklari..
   Kiskaniyormus bahcivani, Kirmizi gullerden, Sari lalelerden, Mormenekselerden..
   Zambaklardan... Papatya, sadece bahcivan icin aciyormus, Bembeyaz
  yapraklarini..

   Bir gun, Aski oyle buyumuski.. Papatya yapraklarini tasiyamaz olmus..
   Egilivermis boynu.. Topraga bakiyormus artik..
   Bahcivanin sadece sesini duyuyormus..
   Ayaklarini goruyormus.. Bunada sukur diyormus..
   Yetiyormus ona, bahcivanin varligini hissetmek..
   Zaman akip gidiyormus..
   Papatya bahcivanin yuzunu gormeyeli cok olmus..
   Ne var sanki boynumu kaldirsa Bir kerecik daha gorsem yuzunu diyormus..

   Ve iste bir gun..

   Bahcivan papatyaya dopru yaklasmis..
   Incecik bedenini ellerinin arasina almis..
   Elindeki sopayi, koklerinin yanina, topraga sokmus
  bir iple papatyanin govdesini baglayivermis sopaya..
   Papatya o an daha cok sevmis bahcivani..
   Hala goremiyormus onu, ama bedeni kurtulmus..

   Uzun bir muddet sonra, Bahcivan ugramaz olmus bahceye..
   Gelen giden yokmus.. Kahrindan olecekmis papatya.. Ama iste bir sabah...
   Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmis.. Derin bir oh cekmis..
   Cilgincasina sevdigi bahcivan geri gelmis..
   Birden, kendisine dogru gelen iki ayak gormus..
   Bu onun delicesine sevdigi bahcivan degilmis..
   Baska birisiymis.. Adamin elinde bir de makas varmis..
   Papatyanin kafasini kaldirmis yukariya dogru..

   Ne guzel acmissin sen oyle demis..
   Bu gencecik, yakisIkli bir delikanliymis..
   Gozleri gok mavisi, saclari gunes sarisyimis..
   Ama govden seni tasimiyor demis.
   Elindeki makasi papatyanin boynuna dogru uzatmis..
   Ve bir hamlede bagini govdesinden ayirmis..
   Papatya yere duserken hatirlamis sevdigini..
   O ak sacli, ak sakalli, yaslimi yasli bahcivani hatirlamis..
   Birde o gencecik, yakisIkli delikanliyi dusunmus..
   Ve o an anlamis, neden o yasli bahcivani sevdigini..
   O her seye ragmen, papatyaya emek vermis..
   Ona hic bir zaman guzel oldugunu soylememis, ama onu aslinda hep sevmis..

   Papatya anlamis artik..

   Sevgi, emek istermis...

   Yere dustugunde son bir kez dusunmus sevdigini..
   Tesekkur etmis ona icinden..
   Son yapragida kurudugunda, biliyormus artik.

   Gercek sevginin, soylemeden,
  yasamadan ve asla kavusmadan varolabilecegini... 

alıntıdır

Yorum (yok) Yorum yaz!

SEN MUTLUSUN

 

EĞER SEN DE, ALLAH'A İNANARAK;

* Hayatın güçlüklerine katlanabilecek kadar İNANÇ,
* Geleceğin daha iyi olacağına inanacak kadar
ÜMİT,
* Doğru bildiklerin için mücadele edebilecek kadar CESARET,
* Topluma, ailene, İslam'a faydalı olabilecek kadar
SAĞLIK,
* İhtiyaçlarına yetebilecek, zekâtını verebilecek kadar
PARA,
* Başkalarının daima iyi yönlerini görebilecek GÖZ,
* Çevrenizdeki insanlara yardım eli uzatacak kadar
CÖMERT,
* İnsanlardan karşılık beklemeden yapabileceğin
İYİLİK,
* Hayatın zorluklarına karşı hayatı ve insanları kuşatacak SEVGİ,
* Yastık kadar yumuşak ve rahat bir
VİCDAN,
* Dili, belini, kalbini, keseni ve gözünü haramdan saklayabilecek
İRADE,
* Gördüklerinin, duyduklarının düzelmesini bekleyebilecek kadar SABIR,
* Günahlarını, noksanlarını itiraf edebilecek kadar
FAZİLET,
* En kötü halinde bile Allah' dan razı olabilecek kadar ŞÜKÜR varsa,

SEN MUTLUSUN


Her daim mutlu olmaniz dileklerimle...
alıntı

Yorum (yok) Yorum yaz!

Allah'tan ümit kesilmez

 

Biri beyaz, diğeri siyah renkteki kurbağalarımızın huy ve mizacı tıpkı renkleri gibi zıtmış. Akkurbağa ne kadar iyimserse Karakurbağa o kadar kötümsermiş. Akkurbağa bir şeye “ak” mı dedi; o hemen atılıp “kara” dermiş. Her şeyin olumsuz tarafını görmeye o kadar alışmış ki, gördüğü her şeyi eleştirmeyi neredeyse meslek haline getirmiş. Yağmur yağsa, Karakurbağa şikayete başlarmış: “Yağmurda ne derenin tadı olur, ne de ortalıkda avlayacak sivrisenekler ortada görülür. Nefret ediyorum yağmurdan” diye ..
Arkadaşının aksine her şeyin güzel tarafını görmeyi seven Akkurbağa cevap vermeden edemezmiş:
“Haksızlık etme lütfen! Sırf senin keyfin bozuldu diye güzelim yağmura niye düşman oluyorsun ki? Hem söylesene, yağmur yağmasa bizim evimiz-yurdumuz olan dereler, sazlıklar, bataklıklar kalır mı ortada?”
Elbette o bu sözlerini tamamlayamadan Karakurbağa atılırmış:
“Tamam tamam, bay çok bilmiş kurbağa! Biliyor musun, sen tam da insanların sözünü ettiği şu Polyanna’ya benziyorsun. Mutluluk rolü oynayacağım diye saçma sapan sözler ediyorsun. Hani, uçurumdan aşağı düşsen, ‘bak ne güzel uçuyorum’ diyeceksin neredeyse. Azıcık gerçekçi olsan ya canım!”
Akkurbağa genelde bu tür tartışmaları uzatmak istemez ve şöyle dermiş:
“Gerçeği görmek için asıl kendi kötümser bakışını terk etmelisin.”
İşte böyle iki zıt kutupmuş kurbağalarımız...
Günlerden birgün canları sıkılınca derenin yakınındaki köye doğru gitmeye karar vermişler. Akkurbağa:
“İstersen fazla yaklaşmayalım, biliyorsun yaramaz çocuklar bizi görürse canımızı acıtabilirler” dediyse de, Karakurbağa ısrar etmiş:
“Akşamın bu karanlığında çocuklar bizi nereden görsün Allah aşkına! Şu en yakındaki evin oraya kadar gidelim, sonra geri döneriz. Korkaklığı bırak şimdi.” Akkurbağa, çaresiz kabul etmiş. Köye girmişler ve evin yanına gelmişler. Akkurbağa sıkıntılı bir vıraklama ile “Hadi, artık dönelim, içimde kötü duygular var!” demiş demesine, ama Karakurbağa heyecanla atılmış:
“Gel bir oyun oynayıp öyle dönelim. Şuradaki yüksek kovayı görüyor musun? İkimiz aynı anda üstünden zıplayacağız. Bakalım yarışmayı kim kazanacak?”
“Akşamın bu vaktinde bırak böyle çocuklukları lütfen!” diye itiraz edecek olmuş Akkurbağa, ancak yaramaz arkadaşı bir türlü fikrinden vazgeçmemiş. Akkurbağa bu teklifi de istemeye istemeye kabul etmiş. İki kurbağa hızla koşup zıplamışlar. Ama ne olduysa o zaman olmuş ve tam kova dedikleri şeyin üzerinde çarpışıp içine düşmüşler! Acı gerçeği o zaman anlamışlar… Üzerinden atlamaya çalıştıkları o şey, yarısına kadar dolu kocaman bir süt güğümü değil miymiş meğer!
Yorulana kadar giriştikleri denemelerin sonucunda başka bir gerçeği daha anlamışlar: Güğümün kenarları zıplayıp çıkmalarına imkân vermeyecek kadar yüksekmiş. Karakurbağa ümitsizlik içinde haykırmış:
“Mahvolduk! Buradan çıkmamız mümkün değil! Bu güğümün içinde ölüp gideceğiz.”
“O kadar kolay pes etme bakalım” diye karşılık vermiş Akkurbağa. “Çıkmadık candan ümit kesilmez. Kim bilir, hiç ummadığımız bir anda imdadımıza yardımsever bir el yetişir belki de.”
Karakurbağa acı bir kahkaha attıktan sonra şöyle demiş:
“ Neler sayıklıyorsun sen? Bari böylesi bir haldeyken hayal görmekten vazgeç.”
“Ben hayal filan görmüyorum. Nasıl bilmiyorum, ama buradan kurtulacakmışız gibi bir his var içimde. Kendini koyuverme sakın!”
Karakurbağa’nın ümitsizliği her geçen dakika bütün kalbini daha çok kaplamış ve ümitsizliği arttıkça bacaklarındaki güç ve kuvvet de azaldıkça azalmış.Ve en sonunda:
“Bacaklarımda derman kalmamış. Hakkını helal et kardeşim!” deyip sütte yüzmekten vazgeçmiş. Bir-iki dakika sonra da son nefesini vermiş...
Akkurbağa arkadaşının ölmesine çok üzülmüş, fakat ümidini hiç yitirmemiş. Sürekli şu şekilde yalvarmış Allah’a:
“Darda kalanların sesini ancak Sen duyar, onların imdadına ancak Sen koşarsın! Senin rahmet ve şefkatin süt güğümüne düşmüş zavallı bir kurbağaya da yetişir elbet! Kurtar beni Allahım!”
Akkurbağa bu şekilde yalvarırken, bir taraftan da sebebini bilmeden sütün içinde var gücüyle çırpınmış. Karanlıkta, yapayalnız, çaresiz, ama hiç ümitsizliğe düşmeden...çırpınmış, çırpınmış, çırpınmış. Bu hal dakikalarca devam etmiş. Bir ara arka tarafından ayağına birşey çarpmış. Dönüp baktığında bunun irice bir tereyağı topağı olduğunu görmüş. Oraya nereden geldiğini düşününce, bu tereyağının farkında olmadan kendi çırpınışlarıyla meydana geldiğini anlamış. Gözleri sevinçle parlamış, çünkü bu onun kurtuluş vesilesi olabilirmiş! Azalmaya yüz tutan gücü, ummadığı kadar artmış ve onun üstüne basıp zıpladığı gibi güğümün dışına atlamış ve ilk sözü şu olmuş:
“Rahmetinden ümidimi kestirmediğin ve imdadıma yetiştiğin için Sana şükürler olsun Allahım!”

alıntıdır

Yorum (yok) Yorum yaz!